Kaan's profileEvrensel DalgalarPhotosBlogListsMore Tools Help

Evrensel Dalgalar

Kaan '

Windows Media Player

June 07

Kindred Spirits

Washington’dan Bedazzled Records’un yayımladığı bu güzel albüm 1995 çıkışlı. Pek çoğunuza göre gayet eski olabilir ama inanın bana o senelerde gün yüzüne çıkamamış sanatçıların çalışmaları çok özel oluyor. Başka büyülü bir paralel evrenin sanatçıları gibiler, hani bir ifade var ya.. Obscure.. Yani “gözlerden uzak, bilinmeyen”.. Bu ifade genellikle doğadaki ulaşılması güç yerler için kullanır. Mesela bir cenneti göremezsiniz, elf’leri yada perileri de göremezsiniz… İyi insanların çoğunun güzellikleri yeryüzünde gözlerden gizlenmiştir. Algılamak için iki kornea değil, bir gerçek kalp gerek..

Albüm, plak şirketinin ev sahipliği yaptığı sanatçıların çalışmalarından bir derleme.. Çoğunun çalışmaları sadece bu albüm için yapılmış, diğer albümlerinde yok. Ki olsa da kolaylıkla bulabileceğimizi zannetmiyorum. Bazı grupların isimlerini kullanan şimdi başka sanatçılar var. Bazılarında neredeyse bir fotoğrafı dahi yok, internette bulmak mümkün değil..

Amatör olarak düşünmemelisiniz bu çalışmaları, özellikle dördüncü parça; Siddal’ın “Pontus” una bayılıyorum.. Mükemmel bir parça, her Siddal şarkısında olduğu gibi cennetsel.. Pontus, derin denizin tanrısı demek.. Aynı zamanda doğu karadeniz bölgesine de diyorlar.

Aslında Siddal’ı başka bir gün yazmak istiyorum. Çok özel/çok değerli.. Tıpkı Love Spirals Downwards ve Soul Whirling Somewhere gibi..

Bedazzled’da günümüzün Projekt Records’u gibiymiş. Ethereal çalışmalara ağırlık veriyordu. Ne yazık ki fazla devam edemiyor bu şirketler.. Çünkü nedense hip-hop ve pop müzik kazanan müzik oluyor bu ‘komik’ evrende. Egoist, teşhirci ve derler ya dirty !.. Küçücük çocukların gerçek müziğin ne olduğundan haberleri olmadan bunları dinlemeleri beni korkutuyor. Nerede sanat ve bilim? Okullarımız bu şekilde mi yetiştiriyor bireyleri?.. İşte! Müzikten dahi okuyabiliyoruz bunu… Hangi eğitim ve öğretimden bahsediyorlar ki?..

Allah’a binlerce kez teşekkür.. sayesinde bu rüyayı fark ettim. Her defasında gözümü biraz daha açmaya çalıştığımda ne kadar göremediğim şeyler olduğunu fark edip üzülüyorum. Bazen de artık bilebildiğim için seviniyorum. Ve yine üzülüyorum çünkü daha bir çok negatif/şeytani kuvvet var dünyada.. Gözlerimizi boyamak için hazır bekliyorlar..

Ama neyse.. Binlerce insan bunca gücün baskısına rağmen halen iyi, inançlı ve kararlı.. Tanrı gerçekten de insana kendi ruhundan üflemiş, bu alçaklığın içinde, inanmayı ve doğru işler yapmayı çoğu insan halen arzulayıp gerçekleştiriyor.. Bir de pasif olmasalar..

Geçen hafta “V for Vendetta”  filmini izledim ve izlemek bu kadar geç kaldığıma pişman oldum. Film övüldüğü kadar var, bunca zamandır bende burada ümitsizce bir şeyler anlatmaya çalışıyordum, filmi paylaşsam yeterli olurmuş. :) Bu açıdan çok hoşuma gitti. Matrix üçlemesinin yazarları ve yönetmenleri tarafından çekilen film, medyatik ve otoriter kontrolü kendine has üslubuyla çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor. İzleyin, izletin derim. Geleceğin filmdeki şekilde olabilirliği pekte hayal ürünü değil.. Minimal olarak filmin şuankinden tek farkı bizim despot liderimizin ve yardımcılarının kamuoyu önünde belli olmaması..

 

 



Format: CD, Compilation
Country: US
Released: 1994
Genre: Rock 
Style: Alternative Rock, Goth Rock, Ethereal

Download:

1. Strange Boutique - This Charm (3:51)
2. Switchblade Symphony - Clown (5:33)
3. The Curtain Society - Adrenaline (5:30)
4. Siddal - Pontus (7:21)
5. Ultracherry Violet - Falling In Love (6:05)
6. Mistle Thrush - Whispers (4:26)
7. Big Hat - Pocketful (Remix) (4:57)
8. Twelve Tone Failure - As I Hit The Floor (5:52)
9. Viola Peacock - Shave Your Head (7:00)
10. Opium Den - Blackwell Road (4:32)
11. This Ascension - Admire (3:42)
12. The Garden - Blithe Spirit (4:56)
13. Purple Ivy Shadows - Carry Nation For The First Time (9:18)

May 27

Arcana

Neoclassic müzik.. Aslında buna neofolk demek doğru olmazdı. Çünkü bu tür folk gibi halk arasında, köyleri, kasabaları temsil etmiş, bu insanların eğlencelerine, üzüntülerine, aşklarına ve yaslarına eşlik eden bir müzik olmaktan ötede.. Halktan uzak büyük şatolarda, tapınaklarda veya kiliselerde; kralların, rahiplerin ve şövalyelerin temasını oluşturuyor gibi. Daha ağır duyguları taşıdığını söyleyebiliriz. Soundlarda öyledir, alabildiğine cömert.. Sürekli kendiyle hesaplaşan konuları içeriyor, daha felsefi, daha teolojik..

İsviçreli grup 1994 yılında kuruldu, şu an meşhur Projekt Records’la çalışıyor. EP’lerle beraber ilk sekiz albümlerini dinledim. (Dark Age of Reason, Lizabeth, Cantar de Procella, Isabel, ...The Last Embrace, Body of Sin, Inner Pale Sun ve The New Light). Bunlardan daha iyi olduğunu söylenen Le Serpent Rouge ve Raspail adlı (2004 ve 2008) iki tam albümleri daha var. Bu ilk sekizinin arasında baştan sona mükemmel olduğunu söyleyebileceğim bir çalışmaları mevcut değil. Ama üç-dört adet iyi parça mevcut. Genel olarak aralarında en iyileri yine “...The Last Embrace” ve “The New Light (derleme)” albümü..

Parçalar senfonik metal kadar olmasın, hafif denemeyecek medieval dedikleri ortaçağ esintileri taşıyor. Ortaçağın romantik görünüşünden biraz faydalanan Arcana’nın, Ida Bengtsson sayesinde bir kontralto vokalleri vardı. Bengtsson, ilk üç albümde gruba eşlik edip yerini Ann-Mari Thim’e bırakmış. Şimdilerde ise Peter Bjärgö'nün eşi Ia Bjärgö’da koroda Stefan Eriksson ile birlikte.

 

 

...The Last Embrace

 

1. ...The Last Embrace
2. Hymn Of Absolute Deceit
3. Diadema
4. Winds Of The Lost Soul
5. Love Eternal
6. Repentance
7. March Of Loss
8. The Ascending Of A New Dawn
9. Sono La Salva
10. Lorica Vite

 


The New Light (Compilation)

 

1. The Opening
2. Reminiscence
3. Source Of Light (alt. recording)
4. Fade Away
5. Wound
6. Lament
7. Prophecy Of The Inevitable (alt. recording)
8. Eclipse Of The Soul (alt. recording)
9. Like Statues In The Garden Of Dreaming (alt. recording)
10. Through The Grey Horizon
11. Wings Of Gabriel

Rose Chronicles

Elimde pek kelime kalmadı, çoğunu bir mektuba yazdım. Ama onu halen gönderemiyorum. İçinizdeki duyguları dökmenin bir yolu her zaman vardır, ama sürekli kendinizi o büyük okyanustan tekrar tekrar doldurursunuz. Çok yüce, temiz aşkların var olduğu yerden..

Müzik olmasaydı ne yapardım, beni iyileştirebilen tek şey bu. Yalnız, “Rose Chronicles” kalbimi resmen söküp attı. Kanadalı grubun dört üyesi var, en önemlisi Kristy Thirsk. Eğer ‘female vocalists’ vb. seviyorsanız. Thirsk’ün sesi size inanılmaz gelecektir. Şarkılara öylesine vermiş ki kendini, bütün acısını hissettiriyor.

Ama aşık olmayan bu albümü dinlemesin. Anlamayacaktır çünkü, büyük ihtimalle sıkılır. Sözler mesela derin anlamları var. Bu kadar sembolizm yükleyince sözlere -o hiçbir kalıba sığmayan aşkı anlatmak için- bizzat yaşayandan başkası için boş, saçma yada anlamsız..

Ethereal Rock denilebilir, Rose Chronicles için.. Yada gothic olabilirmiş. Atmosferik gitarlar yoğunlukta çünkü. İlk EP’leri “Dead And Gone To Heaven” ismiyle gelmiş 1993’te.. Sonra “Shiver” isimli bir albümleri var, 95’te ‘En iyi alternatif albüm’ ödülünü almış olan...

Thirsk’in sesi inanılmaz dedim ya, Delerium içinde “Semantic Spaces” albümünde vokal olarak yer almış zamanında..

İsmiyle dikkatimi çeken “Rose Chronicles” 1996 yılında tekrar bir araya geldiklerinde en muhteşem albümlerini bestelediler. Gayet ironik bir adla; “Happily Ever After”…

 

1. Bruise
2. Vicious Thorn
3. Blood Red
4. Voice In Jail
5. Breath Is A Dagger
6. Torn
7. Ornament
8. Acquiesce  (bu parça harika..)
9. Heaven Tide 
10. Thrown To The Sand
11. Krayon
12. Spill
13. Lovely Psycho

 

Bu ve diğer şarkılarda lirikleri (sözleri) gerçek zamanlı olarak (film altyazısı gibi) görmek isterseniz, bu küçük programı mutlaka yüklemelisiniz..>> Minilyrics
kod için;
isim: MINICODE
kayıt kodu: 5UB51SHHQIH2F1CY1A
May 12

Aşk’ı Tanımlamak…

Aşk… Her yönüyle acı veriyor. Okyanuslardan daha fazla bir birikim… Bir bakıştaki kıvılcımla başlayan alev.. Sıcaklığıyla yakmayan, kalpte ölümler yaratan… Ve onu söndürmek için dökülen gözyaşları.. Döküldükçe alevi yükselten..

Ardından her şeyin aşkımı gösterdiği, açık kanıtlar.. Engellenemez bir biçimde egonun düşüşü.. Yeryüzünün en derin yerinde kayboluşlar.. Işık için özlem ve cennet…

Arayışlar, kaçışlar, kabullenemeyişler.. Sonra dönmek tekrar, en temiz sudan içmek yeniden.. Ve arınmak, kanatlarımı fark etmek..

Kaybolur cisimler, insan eliyle oluşan her şey.. Gözler vardır yalnız, ruhlar ve doğadakiler vardır.

Tek biri için varolursunuz ve öylesinizdir. Ondan başkası diye bir şey yoktur.

Ve ismini yüceltirsiniz. “Rozalina.. Rozalina..”

Her daim en güzel kelime, çığlıklarla yada fısıltılarla.. Cehennemin ardından yada cennetin içinde.. Kötüye yer yoktur o isimde.. Ona aitsiniz tamamıyla..

Ölürsünüz ya onun için, yada hiç kıpırdamasınız ya uyandırmamak için.. üzülürse/sıkılırsa ya, hayır.. hayır! hak etmiyor kesinlikle.. Yok ol dese, yok olacağım.. O hep gülmeli, bende ona bakarken mutlu olmalıyım..

 

 

Hekim cariyenin hastalığını gördü. Gizli olan, ona göründü. Fakat gizledi ve sultana söylemedi.

Hastalığı beden rahatsızlıklarından değildi. Her odunun kokusu, dumanından anlaşılır.

Ağlamasından kalp ağlayışı olduğunu, bedeninin iyi ama kalpten tutkun bulunduğunu gördü.

Aşıklık hastalığı, hastalıklardan ayrıdır. Aşk Allah’ın sırlarının usturlabı/pusulasıdır.

Aşıklık ister bu taraftan ister o taraftan olsun, sonuçta bizi o tarafa yöneltir.

Aşk için ne anlatıp açıklasam, aşka gelince bunlardan mahcup olurum.

Dilin anlatışı aydınlatıcı olsa da, dilsiz/anlatılmayan aşk daha açıktır.

Kalem yazı yazmakta koşarken; aşka gelince yarılır.

Akıl, aşkı açıklamada eşek gibi çamura batar. Aşk ve aşıklığın açıklamasını, yine “aşk” söyler.

-Mevlânâ-

May 07

Baykuş Yuvasından Canlı Yayın

 

Zavallı kuşların özelini işgal etmişler. İsrail Doğa Koruma Kurumu ve Ornitoloji Merkezi'nin yaptığı izleme çalışmasıyla Peçeli baykuş’un yuvası 24 saat Internet üzerinden izlenebiliyormuş. Üç-dört tanede yavrusu var. Yalnız ortam çok gürültülü.

Düşünüyorum da hayvanların geleceği yada geçmişi düşünmek gibi bir sorunları yok, doğada herhangi bir yerde yaşayabiliyorlar ve bu onlara bir eksiklik getirmiyor. Ama insan? Söylendiği gibi doğanın içinden geliyorsa neden doğaya adaptasyon sorunu yaşıyor? Burada zekası yüzünden tersine evrimleştiğini söyleyebilir miyiz?

Bunu söylemek elbette çok gülünç.. İnsan başından beri bu dünyaya ait bir varlık değildi. Bedeni dünyadandı ama algısı ve ruhu değil…

 

Yavrular üç günde kocaman oldular ^^ 

>> Birds 2009

May 02

My Bloody Valentine

My Bloody Valentine deyince akan sular duruyor. Sekizinci renk, do’dan öncesi, si’den sonrası, görünmeyen alemdir; My Bloody Valentine... En derin notalarda koşturur, en karmaşık soundlarda savrulursunuz. Onlar psychedelic’den ötede, ayakları yere basan, ciddi algıların ve farkındalığın ismi shoegaze’i tanımladılar. Müzikleri öylesine sıra dışıdır ki.. Ve bunu 1980lerin sonunda yaptıklarında Cocteau Twins’ten sonra, tüm dünyaya miras kalacak bir akımı başlattıklarının farkında değillerdi!

Grup 1984 yılında İrlanda, Dublin’de kuruldu. Genellikle Londra’da takılıyorlardı. Önceleri gitarist/vokal Kevin Shields ve baterist Colm Ó Cíosóig ile başladılar. En parlak dönemlerinde onlara Bilinda Butcher ve basçı Debbie Googe eşlik etti.

Kevin Shields ve Colm Ó Cíosóig gençken 1970lerde tanışmış, hemen arkadaş olup The Complex adlı bir yerel punk rock grubunda çalmışlar. 1983’ün bitiminde kendilerine ait bir grupları olmasına karar verip isimleri ne olsun diye düşünürken, “Burning Peacocks” gibi isimleri geçip “slasher” filmlerinden “My Bloody Valentine” ismini aldılar. Henüz Butcher ve Googe yokken vokal Dave Conway ile kız arkadaşı Tina (klavyede) gruba katıldı.

Başta The Virgin Prunes’ten Gavin Friday onlar için Holanda’da bir kaç küçük sahne işi ayarlamış. Üç aylığına Hollanda’ya gidip bu sahnelerde çalmışlar. Fırsatların ve uygun belgelerinin bulunmaması sebebiyle, grup Berlin’e taşınıp This Is Your Bloody Valentine isimli mini-EP’lerinin kayıtlarını almış. Yine söylenenlere göre beklenen etkiyi verememiş ve dört ay sonra Berlin’i terk edip sonradan Londra’ya yerleşmek üzere Hollanda’ya dönmüşler.

 

Londra Zamanları

Bir süreliğine Londra’da kalacak yer ayarlamak için My Bloody Valentine üyeleri birbirleriyle olan ilişkilerini kestiler. Ve sonra bir araya gelip, bir basçı için ses sınavı yapılmasına karar verildi. Bir basçıya ihtiyaçları vardı ve Conway’in kız arkadaşı da grubu terk etmeye karar vermişti. -Tina’nın yetenekleri klavye için pek yeterli gözükmüyordu.- Debbie Googe’da Londra’da bir basçı için bir telefon numarası bırakmıştı. Googe’u ses sınavına davet ettiler. Sonunda gruba alındı. Gruba günlük işiyle beraber iyi uyum sağlıyordu.

1985 kışı, Berlin.. Colm O'Ciosoig, David Conway, Kevin Shields ve Tina

Salem Stüdyolarında provalarına devam ediyorlardı. Fever Records’la da temas halindeydiler. Ve duyduklarına çok sevindiler çünkü ‘Fever’ bir EP yayımlamayı kabul etmişti. Bu doğrultuda Googe işinden ayrıldı.

Aralık 1985’e gelindiğinde yeni EP “Geek!” ismiyle satışa sunulmuştu. Çok geçmeden Londra’da küçük sahne turlarına başladılar. Ama söylenene göre grup bu turlardan beklediği tepkiyi alamamıştı. Grubun çalışmalarının yavaşlaması ile birlikte Shields, New York’a ailesinin yanına dönmeyi düşünüyordu.

Her nasılsa Creation Records’dan bir isim olan Joe Foster, grubu Kaleidoscope Records için bir kayıt hazırlamaya ikna etti. Böylece “The New Record by My Bloody Valentine” isimli EP 1986’ın başlarında hazırlanmıştı bile. Aynı zamanda canlı performanslarla küçük hayran kitleleri kazanmaya çalıştılar. Artık Londra dışındaki sahnelere de çıkmaya cesaret ediyorlardı.

Grubun sonraki kayıtı “Sunny Sundae Smile” isimli EP, 1987’nin şubatında Lazy Records etiketiyle boy gösterdi. Buda The Primitives’in menajeri Wayne Morris tarafından ayarlanmış. Bir süre grupla ilgilendiler ama Foster’ın ilgisizliği yüzünden geri döndüler. Ve grup beş ay için Londra performanslarında oldukça yoruldu. Sonra da Soup Dragons isimli dance-rock grubuyla sahneleri paylaşmışlar. Tam bu sırada da Conway gruptan ayrılmaya karar verdiğini duyurdu. Bir süre isteksizce devam edip gruba potansiyelinin olmadığını hissettirmiş. (Conway kariyerine bundan sonra yazar olarak devam etti.)

 

Conway’dan Sonra Butcher Katılıyor

Bilinda Butcher'ın sade güzelliği.. :) Dave Conway, My Bloody Valentine’i vokalsiz bırakarak terk edince, grup çareyi müzik basınında reklam yapmakta aradı. Shields’in şu notu durumun ne kadar kötü olduğunu kanıtlıyor: “Bu çok tehlikeliydi. The Smiths’i ima etmekle bir hata yaptım. Çünkü biz onların melodilerini seviyorduk. Her şey korkunçtu ve acı veriyordu. –Sahnede- aldığımız meyvelerin birazını görmeliydiniz.(!)”

Grup sonunda, öneriler ve deneyimler üzerine iki vokalistle beraber geri döndü: Bilinda Butcher ve Joe Byfield

Ama yakın bir zamanda Byfield’in gruba uygun olmadığı açıkça belli oldu. Ve Shields ikinci vokalist olmak üzere Butcher’ın yanında görevini üstlendi. Butcher hakkında Shields şunu söylemiş. “Soundumuz iyi yerleşti. Bilinda bizim şarkılarımızdan herhangi birini iyi seslendiriyor. Sadece ona nasıl gitar çalınacağını göstermemiz gerek.”

Takvimler 1987’yi gösterirken, Lazy Records grubu bir albüm yapmaları konusunda zorluyordu. Aralarında uyum sağlama ve zamanla işleri sıraya sokma konusunda biraz vakit kaybettikten sonra grup, bir EP yapma konusunda karar kaldı. Ve bunu da bir mini-LP izledi. Ağustos 1987’de çıkan üç parçalık albümün ismi “Strawberry Wine” ve sonraki mini-LP de “Ecstasy” ismiyle Kasımda yayımlanmış. Bu EP kendileri tarafından; ‘ilk iki albümden daha iyi’ olarak tanımlanmış internet sitelerinde yazdığına göre.. Ecstasy albümü ile, grup “para için albüm yapıyor” şeklinde eleştiri almış. Aynı zamanda da albüm üretiminde kayıt hataları gibi bazı sorunlarla uğraşmışlar. Kısıtlı finanssal imkanlarla yapılan stüdyo çalışmalarında böyle güçlüklerin yaşanması pek şaşırtıcı değildi. Yine Lazy Records ile reklam yapılması konusunda bir anlaşma yapılıp, grubun kayıt masraflarını ödemesine karar verildi.

 

Creation Records’a Geçiş

Şubat 1988’de My Bloody Valentine, Indie Pop grubu “Biff Bang Pow!” ile birlikte sahnelerde çalmaya başlamıştı. “Biff Saint Andrew's Hall.. Kevin Shields piyano çalarken, Bilinda ve Deb onu dinliyor.Bang  Pow!”un üyesi, aynı zamanda Creation’da söz sahibi bir isim olan Alan McGee, My Bloody Valentine’in performanslarından memnun olmuş olacak ki, My Bloody Valentine onlara bir single yapmaya karar verdi. Ve Londra’nın batısındaki Walthamstow stüdyolarında bir haftadan daha kısa bir sürede beş adet parçanın kayıtlarını bitirmeyi başardılar. You Made Me Realise isimli EP, grubun eleştirmenlerce en çok kabul gören albümlerinden ilki oldu. Aynı sene içinde (1988) Feed Me with Your Kiss isimli EP ve Isn't Anything isimli LP’leri Creation Records adı altında sıralamayı takip etti. (Creation iki-üç sene sonra Slowdive’e de ev sahipliği yapmış.) My Bloody Valentine bu çalışmalarıyla (özellikle kullandıkları çok katmanlı gitar soundları ile) bundan sonra İngiliz müzik basınında gelen çoğu shoegaze bandını önemli bir biçimde etkileyecekti.

Takvimler Şubat 1989’u gösterdiğinde grup ikinci tam kapasiteli albümünü çalışmak üzere tekrar stüdyoya geçti. Shields şöyle söylüyor: “Creation albümünün yine “beş günde” tamamlanacağını düşündü. :)” Grup bütün yıl boyunca çalışmış. Sonra Shields ve McGee bu albümden önce bir EP’nin yayımlanmasını kararlaştırmışlar. “Glider” isimli EP’nin kayıtlarını alındı. 1990 Mayısında grup bir EP daha; “Tremolo” için çalıştı.

İki yıllık bir süre içinde My Bloody Valentine’in, bir başyapıt olacak muhteşem albümleri; “Loveless” bitmişti. O zaman çıkan bir dedikoduya göre; albüm £250,000’a mal olmuş ve bu harcama neredeyse Creation’u batıracakmış. Loveless’ın eleştiri yazıları övgüsel olarak bu görüşe yaklaşıyordu. NME dergisi Loveless ile ilgili şunları yazdı: “her nasılsa kaybolmakta olan bir düşünce bulunmuş, tanrılara yükselmek gibi. My Bloody Valentine kusurlu ve saf, saygınızdan çok daha fazlasını hak ediyor.”

Yalnız albüm ticari olarak başarısızlığa uğradı. İngiltere listelerinde 24 numaraya kadar yükselmesine rağmen ABD listelerinde dereceye giremedi. (ABD’de Sire Records dağıtıyordu.) Ve Creation, albümün yayımlanmasından kısa bir süre My Bloody Valentine’i bıraktı çünkü söylenene göre McGee artık bir daha Shields ile çalışmaya katlanamazmış. The Guardian’a verdiği röportajda Shields şöyle demiş; “İkimizden biri gidecekti ya o ya ben.”

 

Creation’dan Sonrası

Ocak 1992’de, söylendiğine göre 370,000$’a Island Records’a katıldılar. Böylece Streatham’daki stüdyo evi inşa projelerini harcanmış oldu. Bu stüdyo Nisan 1993’da tamamlanacaktı. Ama mevcut problemlerin varlığı nedeniyle tamir için girişimlerin “yarısı erimiş” Shields’in söylediğine göre.

Bilinda "Butcher" elinde balta ile :)Daha sonra grup James Bond filminin tema müziğine yardım için bir cover yapıp küçük bir kayıt almış. Bu cover “Wire” adlı post-punk grubunun “Map Ref. 41 Degrees N 93 Degrees W” adlı şarkısına “Whore: Tribute to Wire” albümü içindi.

My Bloody Valentine üçüncü tam uzunluktaki albümlerine, Shields’in kendini izole etmesi ve kendi cümlelerine göre “çıldırması” sebebiyle ulaşamadı. Müzik çevrelerinde bu tutumu The Beach Boys’dan Brian Wilson gibi yada Pink Floyd'dan Syd Barrett’a olduğu gibi karşılanıyordu.

Grubun diğer üyeleri Loveless’dan sonraki durgunluk döneminde kendi yollarına gittiler: Butcher, Collapsed Lung adlı bir grupta “Board Game” adlı bir şarkıya vokal olarak bağışta bulundu. Googe, Londra’da taxi şoförlüğü yaparken görülmüş. Sonraları 1996’da Snowpony adlı bir süpergruba dahil oldu. O'Ciosoig, Hope Sandoval & the Warm Inventions’a katılırken… Shields’de, Yo La Tengo, Primal Scream ve Dinosaur Jr. gibi gruplarla işbirliğine girişti.

Sonraları grubun hayranları arasında yayılan bir dedikoduya göre yeni albümün kayıtlarına başlanmıştı. 1999’da rapor edildiğine göre sözde albüm Island Records’dan dağıtılıyordu. Muhtemelen jungle/underground bir çalışma olmalıydı. Shields’in sonraları doğruladığına göre en azından ortada bir adet yapılmasından vazgeçilmiş bir albüm vardı. Shields şunu demiş. “Yarı bitmiş bir albüm yapmıştık, ama yayımlamaya değmezdi.” Magnet dergisine de; “Ölmesek yada başka bir şey olmazsa, mutlaka bir My Bloody Valentine albümü daha yapacağız.” (Ve grubun seyrek olarak çalışmasından ve ilham alamamasından söz etmiş.)

 

My Bloody Valentine Yeniden Bir Arada

Mojo Honours List'de (yıl 2008) 2007’de Shields, yeniden bir araya geldiklerini ve 1996’da kayıtlarını almaya başladıkları yeni albümün 3/4'ünün bittiğini açıkladı. Internet söylentilerinde iddia edildiğine göre, grup 2008 yılında 'Coachella Vadisi Müzik ve Resim Festivali'nde bir performans sergileyecekti. Yada My Bloody Valentine bir dünya turu planlıyordu. Ama Kevin Shields' menajeri Vinita Joshi bunu tamamıyla doğrulamamış.

Nihayet, 15 Kasım 2007’de gelecek sene için üç kez sahneye çıkacakları duyuruldu. Haziran 13 ve 14’de on üç yıldır ilk kez toplumun önünde sahne alıyorlardı. Sonrada arkası çorap söküğü gibi geldi. Grup, 2008 yaz ve sonbahar sezonunda, Danimarka, İspanya, Japonya, Norveç, İrlanda, İngiltere ve New York’ta turnelere katıldı. Sonrasında ABD içinde devam ettiler.

All Tomorrows Parties festivalinde New York Times’ın Shields’le bir röportajı oldu. Röportajda Shields bitiremedikleri albümlerini tamamlamayı planladıklarını belirtip şöyle dedi : “Herşeyin farkına vardım, 1996 ve 1997’de yaptığım düşündüğümden çok daha iyiymiş.”

My Bloody Valentine 2009 itibariyle halen turnede…

 

 

Loveless


01."Only Shallow"
02. "Loomer"
03. "Touched"
04. "To Here Knows When"
05. "When You Sleep"
06. "I Only Said"
07. "Come in Alone"
08. "Sometimes"
09. "Blown a Wish"
10. "What You Want"
11. "Soon"

Isn't Anything


01. "Soft as Snow (but Warm Inside)"
02. "Lose My Breath"
03. "Cupid Come"
04. "(When You Wake) You're Still in a Dream"
05. "No More Sorry"
06. "All I Need"
07. "Feed Me with Your Kiss"
08. "Sueisfine"
09. "Several Girls Galore"
10. "You Never Should"
11. "Nothing Much to Lose"
12. "I Can See It (but I Can't Feel It)"

   
April 21

Paganizmin Değişmeyen Tanrıları

Nuh Süresi

(21) Nûh dedi ki: "Rabbim! Onlar bana isyan ettiler de malı ve çocuğu kendisine hüsrandan başka bir artış getirmeyen kişiye uydular."
(22) "Çok büyük hileler sergilediler/çok büyük tuzaklar kurdular."
(23) Dediler ki: "İlahlarınızı sakın bırakmayın! Ved'di, Süva'ı asla bırakmayın! Yeğus'u, Yeuk'u, Nesr'i de bırakmayın!"
(24) "Çoklarını saptırdılar. Sen de o zalimler için şaşkınlıktan başka bir şeyi artırma."

 

Suva: Suwa, Şiva, Suvaga, Şira yıldızı yani Sirius, Osiris (Sirius B) ve İsis (Sirius A, Sothis), (çoğu heykelleri kadın biçiminde yapılmış, dişi enerjiyi, dişi güzelliğini ve değişkenliği temsil ediyor.)

Ved: Wadd, Kova, Vedd, Hava, Yeşil, (heykelleri erkek biçiminde yapılmış, erkek enerjiyi temsil ediyor.) (Vedd: Dostluk. Sevgi, muhabbet anlamına da gelir.), (not: kova burcu insancıldır.)

Yegus: Yagüth, Yaghuth, Aslan, Yağus, Sekhmet, Ateş, Sarı, Surya, (zorluklardan ve yoksulluktan kurtaran/bunları ve gücü temsil eden tanrı), (sekhmet, eski mısırda savaş ve yıkım tanrısıdır.), (not: aslan burcu egoyu ve parayı sever.)

Yeuk: Boğa, Yeuke, Apis, Taurus, Toprak, Kırmızı, (At biçiminde de yapılmış, hızı temsil eder. Çabukça gelir ve düşmanların vereceği zarara engel olur.), (not:boğa burcu koruyucudur)

Nesr: Kartal, Akbaba yada Şahin, (Akrep burcunun asıl adı Kartal (Nesr ya da Nisra'dır)), Horus, Su, Turuncu, (uzun yaşamı, anlayışı, keskin ve açıkgözlülüğü temsil eder.), (not: akrep burcu hırçın ve inceleyicidir.), (Amerika yerlilerinde de kartal sembolü aynı olguları temsil eder.)

 

Aynı zamanda hepsi, Sfenks sembolünü de oluşturur. Arşı taşıyan dört melekten (mukarrebûn veya kerrubi'lerden) esinlenmiş olmalılar. Benzeri sembollere ve aynı ilişkilendirmelere Sümerlilerde de rastlanır. Dünya’da pek çok dinde bunlara rastlarsınız. Mesela bir yerde su tanrısı varsa, o mutlaka iyileştiricidir veya hayat/yaşam ile ilgili bir özelliği vardır. 

Beş noktalı pentagram yıldızı; yukarıdaki tanrıların sayıları ile uyuşması dikkat çekiyor. Çünkü pentagram 4 element.. artı bir de “idea” yada “spirit” den oluşur. (Bunu 5 element olarak belirtenler de var.)

"Haç sembolü" gibi yine “dört yöne” uzanan/açılan haçın üstündeki, "İsa" sembolü; önce Şiva sembolü sonra Horus sembolü olmuştur. Aslında Hz.İsa çarmıha falan gerilmeyip, 3 gün sonrada dirilmedi.. Hıristiyanların bildiği, bu ve benzeri tanımlar kesinlikle paganik anlatımlardır.

 

 

 

Zodyak çemberine de baktığınızda söz konusu burçların karşılıklı 4 yönde olduklarını görürsünüz.

 

 

Mümin (7) Arşı yüklenip taşıyanlar ve onun çevresindeki şuurlular Rablerinin hamdı ile tespih ederler ve ona inanırlar. İman sahipleri için de şöyle af dilerler: "Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilim halinde kuşattın. Tövbe edip senin yoluna uymuş olanları bağışla. Ve onları cehennem azabından koru!"

Mukarrebûn ve Kerrubi'ler hakkında daha fazla bilgi için..

 

Bu kanıtlar Kuran’ın eskilerden alıntı olduğunu göstermez. Aksine dünyadaki diğer dinler "gerçek"'ten alıntıdır. Her toplumdan bir kesim isteğine göre saptırıp, gerçekleri zamanla gizemli hikayelere karıştırmış. Dünyada çeşitli biçimlerde görürsünüz.. Çünkü bildiğimiz ilk makrokozmos’un spirituel anlatımı efsanevi masallar gibidir. Güçler ve bölgeler ‘enerji’ varlıklar tarafından kullanılır. Bunlar evrenin değişmez olguları/güçleri/varlıkları..

 

Bozulmuş dinlerde hep “Tanrısal aile” kavramı vardır.

Örnek olarak;

    Osiris (baba), İsis (anne), Horus (evlat)
    Vasudeva (baba), Devaki (anne), Krishna (evlat)
    Tanrı (baba), Mary (anne), Jesus (evlat)
    Zeus (baba), Hera (anne), Apollo (evlat) vb…

 

Yunus(68) "Allah çocuk edindi!" dediler. Hâşâ! Allah bundan arınmıştır! O Ganî'dir, hiçbir şeye muhtaç olmaz! Göklerdekiler de yerdekiler de O'nundur. Elinizde, söylediğinize ilişkin hiçbir kanıt yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

Ali İmran(18) Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıktır. Meleklerle, ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.

 

Ayrıca eski hikayelerden kısa bir alıntı yapmam gerekirse...

“…Ve Belkıya oradan ileriye gidip bir perdeye rastladı. Perde gökten inmiş, etekleri su içindeydi. Bir kapısı vardı ama kilitliydi. Dört melek bu perdenin yanında otururlardı. Birisinin başı insana, birisinin ki aslana, birisininki gergis’e ve diğerinin ki öküze benziyordu. Başı insana benzeyen “Tek ilahtan başka tapılacak Tanrı yoktur” dedi.”

Hikaye yahudilerden kalmış. Ya sembolik bir anlatım yada olay mental boyutta geçiyor. Bu yüzden klasik izleyiş ve anlayışı unutmanızı tavsiye ederim. Bizi ilgilendiren yukarıdaki saydığımız 4 kavramla benzerlik göstermesi…

Eski Ahitteki Ezekiel’in anlatımını da unutmayalım.

10 Her yaratığın dört yüzü vardı: Önde dördünün yüzü insan yüzüne, sağda dördünün aslan yüzüne, solda dördünün öküz yüzüne, arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı. (Hezekiel 1)

Peygamberlerden hariç; psişikler ve medyumlar, üst alemlerden duyum alırken kim bilir nelerle karşılaşıyorlardı. Hepsinin “alice etkisi”ne maruz kaldığını söylemek mümkün. Eski insanlar tinsel dünyayla daha fazla ilgiliydiler. Bunlar mitlere, sözde dinsel yazılara yansıdı. Bu sebepten dolayı günümüzde de kanal mesajları pek güvenilir değildir. Çünkü tam olarak nerede olduğunuz ve kimlerle/neyle karşılaştığınız tam bir bilinmez.. Gerçeğin temsilcileri olan peygamberlerde olduğu gibi, yeryüzünde değişen somut olaylarla bir bağlantı kurulmadığı sürece (açık kanıt gelmesi) medyumların izlenimleri bir fenomen olarak kalacak ve komplike, yoldan çıkmış bilgilerin alımına aracılık etmeye devam edecektir.

April 13

Autumn's Grey Solace

Sizlere yine iki kişiden oluşan muhteşem bir gruptan bahsedeceğim. Fark ettim ki, en güzel gruplar bir bayan ve erkekten oluşuyor. Genelde ethereal wave akımında görülen bu özellik; bayan vokalde, erkekte enstrümanda olunca ortada gerçekten de cennetsel bir sound’un var olduğundan söz edilmesini mümkün kılıyor. Zaten daha fazlasına gerek var mıdır ki? Karşı cinsten iki kişinin uyumu tüm evrenin huzur içinde devridaim etmesinin bir örneği gibidir. Şimdi aklıma hiç modern toplumdaki kadın-erkek çatışmalarını ve bunu normal olduğunu söylenmesini getirmek istemiyorum. Eğer gerçekten birbirini seven bir çift varsa bu her saniyesinde, belki de ethereal bandlarda da olduğu gibi her notasında da huzur, barış, sevgi ve ilahi özellik taşır.

Autumn’s Grey Solace’da besteleri oluşturup, çalgıları kullanan isim Scott Ferrell… Ferrell akustik ve elektronik gitarıyla son derece rüyasal ses tonları oluşturabilen bir yetenek. Shoegaze’den esinlendiğini söylemek mümkün ama sadece belirli bir tarza bağlı kalmayıp dream pop dediğimiz soundu da yaratıyor. Ve vokal Erin Welton da hem kristal berraklığındaki sesi ile hem de yazdığı şiirsel sözlerle bu madalyonun öteki yüzü..

Bu kez 2000’den öncesine gitmemenin mutluluğuyla ilk albümlerini milenyumdan 24 ay sonra “Within The Depths Of A Darkened Forest” adıyla yayımladıklarını söyleyebilirim. Kendilerinde belirtiği gibi Autumn’s Grey Solace kesinlikle “Cocteau Twins” esintileri taşıyor. Ama bunu daha çok rock kesinliğinde veriyorlar. Bütün enstrümanlar Ferrell tarafından çalındığı için tekrar tekrar mix edilerek parçalara yerleştirilmiş. Şarkı sözleri de gerçekten ruhani denilmesine değer, çok hoş lirikler içeriyor. Welton’a göre bunlar söylenmeden kalmış sözler. Ve şarkıların bu melankolik havasının Edgar Allen Poe ile akrabalığından dolayı geldiğini yine Ferrell’in kendisi söylemiş.

Grup, ikinci albümleri “Over the Ocean”ı 2004 yılında Projekt adıyla çıkardı. Aynı zamanda Projekt Holiday Single #1 için kayıtlarını aldıkları, “Through The Snowy Trees” adlı parça Ekim’de yayımlandı. Grup için tüm parçalarında bir genellemek yapmak söz konusu değil çünkü gerek albümler arası farklılıklarla da olsun, değişken bir tarz sergiliyorlar. Üçüncü albümleri “Riverine” 31 Mayıs 2005’de piyasaya çıktı. Şimdilik en etkili albümlerinden biri de bu. Tabiki her ethereal band gibi “Dead Can Dance” de dinliyorlarmış ki, 2005’de “Summoning of the Muse - A Tribute to Dead Can Dance” albümü için “Musica Eternal” parçasını yorumlayarak katkıda bulundular. Bundan sonra dördüncü albümleri “Shades of Grey” Eylül 2006’da yayımlandı. Albümde ethereal/shoegaze tarzını ambient’e katarak ilerlediler. 2008 yılına gelindiğinde yeni albümlerinin ismi “Ablaze” idi.

Birlikte daha önceleri de müzik yapan ikili; Florida Saint Augustine’de oturuyorlarmış. Ferrell ve Welton, Amerika’nın en eski şehri olan Saint Augustine’de perili olduğu söylenen birçok eski ev olduğu için, buranın gothic özelliği ve nemli/ılık atmosferinden yararlanıp en iyi gitar ve vokal performansını sergilemeye çalıştıklarını belirtiyorlar. Hatta Welton ancak temiz havada ilham alabiliyormuş. Bu yüzden canlı performanslarına rastlamak mümkün değil. Bunun için geniş tiyatrolara yada açık hava konserlerine ihtiyaçları var.

Riverine albümü; grubu dinlemeye başladığım bir çalışmaları.. Her defasında dinlenecek kadar iyi bir albüm olmasa da ara ara dönüp dinlenebilme özelliğe sahip. Sözleriyle, kristal vokaliyle ve ruhani havasıyla sürekli kendini hatırlatıyor. Riverine; nehir kıyısında yetişen, ırmak kenarında yaşayan, nehir kıyısına ait… demekmiş. Bir de sözleri duysanız… ^^

 

1. Human Shell
2. Falling Sky
3. Dormant
4. Sorrow Ashes
5. A Tangle Of Scars
6. Outlive
7. Cold And Empty Constellations
8. Hollow Girl
9. The Unshakable Demon
10. Eclipse
11. Cloudburst
12. Inward Bound


  
April 10

Asilzadeler

Nasılda güzel uzun kapalı kış havalarından sonra “açık bir gökyüzü ve cömertçe esen rüzgar”…  Tüm o kapalı, evde kaldığımız “gri günler” dünya günlerine benziyor. Bu açık hava ise ölümden ötesi… Ölüm her şeyin bitmesi değil, gerçek başlangıcımızdır. Ruh sonsuzlukta varolduğunda, ölümünden sonrası için, tıpkı kafesinden kurtulmuş bir kuş gibi hisseder. Bu salınıveriliş hali, boşluğa veya hiçliğe bir uçuş değildir. Aksine yıllar sonra sevdiklerine kavuşmuş bir insanın hissettikleri kadar hoş ve yoğun duygular içerir.

Roman asıllı ama Yunanistan' da doğup ölmüş deneme yazarı, biyografist ve düşünür; Plutarch’ın şöyle bir sözü var.

“Asil ruhlar için ölüm, karanlık bir tutsaklık yaşamının sona ermesidir. Dünyada bütün çabalarını kötü işlerde kullanmış olan ruhlar içinse ölüm bir rahatsızlıktır.”

Bu sözün sonuna kadar arkasındayım. Yeryüzündeki toplumların %95’inde ölümden sonrası için yargılayıcı bir düşünce biçimine sahip olduklarını görürsünüz. Birey, inançsız dahi olsa bilinç altında yatan “ölüm korkusundan” kaçamaz. İnsan her gün ölüme bir adım daha atar. Ve gün geçtikçe yaşlanır, zayıflar, yalnızlaşır.. Artık aciz bir yaratık olduğunun farkına varmıştır.. Geçmişi düşünmemeye çalışsa da bu düşüncelerle baş başa, eskisinden farklı olarak bir kaçış yolu bulamaz. Küçük olguların arkasına saklanabilir ama bu aklını zehirlemekten başka bir şey veremeyecektir. Gençte olsa yalnız kalmaktan hoşlanmayan bir insanın vicdani sıkıntılara sahip olduğu söyleyebiliriz. Geçmişinin pek parlak olduğu söylenemez. Hatalarından ders almıyordur. Ve bu varlık mirası asla peşini bırakmaz.

Dünya’da ne mevkide olunduğu/ne kadar bilindiği önemli değil elbette. Ne olursa olsun insanoğlunun sadece dünyaya ait olan kazanımları koca bir hiçten ibarettir. Bir sarayda oturabilirsiniz, ailenize ve akrabalarınıza iyi bir yaşam sağlayabilir. Canınızın istediği kişiyle sevgili olabilirsiniz. Yada çok önemli bilgilere ulaşıp çevrenizi bu bilgilere ihtiyacı olan insanlarla donatabilirsiniz. Ama gerçek şu ki, bütün bunların hepsi hatta yüz kemiklerinizi kaplayan güzelce biçimlenmiş hücreler dahil. Bildiğiniz her şey! Kesinlikle size ait değildir!… Siz kendi varlığınıza dahi sahip değilsiniz!

İnsanın bu kadar aciz bir yaratık olduğu ortada inkar edilemeyecek bir gerçek olarak dururken, bazılarının görüşlerini hayatlarının bir kaç yılına sığdırıp veya -hayat felsefesinde küçük bir noktaya odaklanıp- ona göre hareket etmeleri anlaşılır değildir. Modern toplumda insanoğlu doğar ve sadece yaşamak/yaşatmak için uğraşıp ölür. Gerisine aldırmaz. Hareketlerinin sonuçları çoğu birey için önemsizdir. Sadece birkaç on yıl için olacak sonuçlara göre planlar hayatını. Yakın çevresi ve kendisi için üretir. Düşüncelerini en fazla ülkesine yada bulunduğu çevreye kadar genişletebilir. Ama asla tam anlamıyla herkes için düşünmez.

İşte herkes için düşünebilme yetisine ulaşmış ve her hareketinin ayrıntısında en güzel ve doğru olanı yapmaya çalışan insanlar Plutarch’ın bahsettiği asil ruhlardır. Dünya hayatının bir kıymeti bulunmadığını, buraya ait olmadıklarını bilen insanlardır. Dünya’yı hiçbir şekilde sevmezler çünkü burada neye sahip olurlarsa olsunlar ne kadar aşağılık bir durumda olduklarının farkındadırlar. Asil ruhlar sonsuza aittirler. Kazanımları ruhaniyet ve duygulardır. Kendileri de asla üstün görüp bununla övünmezler, aksine “bilinci” diğerlerine yaymaya çalışırlar. Çünkü bilinç Tanrı’dan gelen bir ödüldür ve her an ellerinden alınabilir. Bunun için devamlı Tanrı’ya minnet halindedirler. Ölüm onlar için bir kurtuluş, sevgililerine kavuştukları andır…

Gerçeğin farkında olmak tüm söylenenlerin ardındakini aramakla başlar. Birilerini çıkıp insanlığa bir doktrinden/öğretiden bahsettiğinde veya yapılması gerektiğini anlattığında; nedenini, niçinini, ötesini, genelini, başlangıcını ve sonucunu düşünmektir önemli olan. Düşüncesizlik asil ruhlara ait bir özellik değildir. Düşüncesizlik ancak insanı bulunduğu duvarların sınırlarına hapseder. Varoluşun ötesini göstermez. Ve de tek duvarının tek tuğlasını anlamak değil, dört yönü ve ötesini bilebilmek önemlidir. Hayatlarını birkaç bilim dalına adamış insanlar iğne deliğinden geçmeye çalışan yıldızlardan farksızdırlar. Yaratılışın küçük bir bölüme indirgenmek, cevapları uzun yoldan öğrenmenin yoludur. Evrenin her noktasında tümünün bir yansıması vardır. Ama bu yansıma biçimi özel bir şekildedir ve başlı başına bir felsefe oluşturabilecek öze sahiptir.

Tanrı tarafından asilleştirilmiş ruhlar için hayat, her ayrıntısında öğrenilmesi gereken bir özellik taşır. Onlar için her insan saklı bir dünyadır. Başlarından geçen her olay bir işaret, her zaman dilimi, olumlu yönde değerlendirilmesi gereken bir ödüldür. Tüm varlıkların sevgiye muhtaç olduğunu ve hayat kapılarını açmak içinde bu anahtara ihtiyaç olduğunu bilirler.

Aslında sembolik konuşmaktan hiç hoşlanmam ama, sanırım kelimelerin yetersiz kaldığı yerde tüm harfler bir sembole dönüşebiliyor. Sevgi gerçeğin kendisidir. Karanlığı/cehaleti aydınlatabilecek olan Işık kaynağıdır. Tanrı’nın niteliklerinden biridir. Her insana açılan sevgi kapıları vardır. Ancak bunların sayısı insandan insana değişir. Açık kapılar insanlarda; aileye, eşe, çocuklara, nesnelere ve benzerlerine açılır. İşte bu yüce kudretin farkına varmış insan, aydınlanmanın/eğitimin/öğretimin yolunun da sevgiden geçtiği bilir. Bugün genç beyinlere okullarda öğretilen sevgisiz hiç bir eğitim şekli aydınlanmanın yolunu göstermez. Ancak karanlığın içinde inşa edilen umutsuz yapıların formülü verir. Bu yapılar koşulsuz yıkılmaya mahkumdur.

 

Ve sözü Peyami Safa’dan bir alıntıyla bitiriyorum.

"Hiç kibar sınıfından, asilzade bir gencin oyuncu olduğunu gördünüz mü?"

March 30

Rajna

Ya ben Rajna’nın bu kadar iyi olduğunun daha önce farkına varmamışım. Ruhum batının çirkinlikleriyle karşılaştıkça kendini doğuya bırakıyor galiba. Doğu.. Yani ışığın doğduğu taraf.. Engellenemez bir biçimde dünya değişirken, onca haksızlığa rağmen seçimlerde yine Türkiye’nin büyük çoğunluğu sarıya boyandı. Kabus gibi bir renk, insanların yüzlerinde de görebiliyorum. Bakışlar aynı, davranışlar aynı.. Efendim bildiğiniz gibi insan aurasında mat bir sarı renk varsa, bu maddi ve dünyasal konulardaki düşüncelerin zihni işgal ettiğinin bir göstergesidir. Sarı aurada parlak ise zihinsel kalitenin de yüksek olduğunu söyleyebiliriz ama kirli ve sisli bir sarı, kurnazlığın ve ihanetin göstergesidir. Türkiye’nin üzerindeki sarı da bu olsa gerek… Gerçi tüm renklerin koyusu aurada pek iyi şeylere işaret etmediğini söylerler. Koyu kırmızı da bencilliğin ve ihtirasın belirtisidir mesela.

Neyse işte bunları düşünürken bir pazarın içinden geçmek zorunda olduğum bir yola geldim. Uff.. dedim. Şimdi pazarcılar.. kadınlar.. tüketmek ve alışveriş açlığında insanlar.. Çok boğucu olacaktı ki, üzülecektim yine.. Sonra taktım kulaklığımı, Rajna’nın “Ishati” albümünü dinlemeye başladım. İnanın o pazar birden bambaşka bir havaya büründü. Hayata sadece birer misafir olduğumuzu ve Dünya’nın çok geçici olduğunu hatırladım. Ülkemizin gerçek mirası aklıma geldi ve bu da tüm pazarı bir gezgin gibi gezmeme sebep oldu. Perdeleri, halıları, kıyafetleri inceledim. İnsanların zamanda sadece bir saatteymiş gibi akışlarını görmeliydiniz.

Rajna 1997 yılında müzik kariyerine başladı. Görünürde toplam 2 kişiden oluşuyorlar. Rüya ve yolculuk arasında bir yerdeki ses renklerine sahip grup farklı medeniyetlerin ve kültürlerin duygularını karıştırmış. Özelikle Hindistan, Tibet, Osmanlı ve  Nepal gibi ülkelerin oryantal mistizmiyle bana kalırsa doğunun gothic müziğini icra ediyorlar. Sizlerle paylaştığım albümleri 1999 yılında Fransız Prikosnovenie etiketiyle yayımlandı. Bu onların ilk albümleriydi, sonradan “Yahili” adlı albümleriyle Holy Records’a geçtiler. Söz konusu iki albümden daha aydınlık bir çalışma olarak “The Heady Wine of Praise” albümlerini çıktı. Üstelik bu albüm daha fazla ambient içeriyordu. 2001 yılında Black Tape for a Blue Girl’den Sam Rosenthal ile birlikte Ishati albümlerinin Projekt adlı altında ABD’de de yeniden yayımlanmasını kararlaştırdılar. Sam Rosenthal, bu albümün kapak ve iç dizaynları için özel bir tasarlama yaptı. Böylece ABD marketlerinde -söylediklerine göre herkeste bulunması gereken- bir albümleri satılmaya başladı. Grubun bundan sonra The Door Of Serenity, Hidden Temple, Otherwise ve 2008 yılında Duality adlı albümleri yayımlandı. 2006 çıkışlı Black Tears adlı derleme albümleri de dinlenmesi gereken iyi bir eser olmalı.

Ishati albümünün tadını çıkarmak için pazara gitmekten çok :) gözlerimi kapatıp kanepeye uzanıyorum. Dinlerken farklı şeyler hissediyor insan, hafif bir karanlıkta parlak mermer sütunlar arasında uçuşan ipek kumaşlar.. geniş bir saray avlusu.. muhafızlar.. köle tacirleri.. herkes farklı imajlar görecektir. Vokal pek iyi sayılmasa da, parçalar müziğe odaklanınca kurtarıyor. Bu albümü kaçırmayın derim. En iyi parçada “Lahul Nati” olsa gerek..

 



  Download: 
 

1. Kahar
2. Yak
3. Silnen Kempur
4. Rajna
5. Sanctuary
6. Ophelia
7. Bilaki
8. Nomineum
9. Lahul Nati
10. Sién
11. Nundré
12. Traghodhia
13. Sharanghi

February 15

The Emerald Down

Tekrar Shoegaze’den devam ediyorum. Kendileri hakkında pek fazla bir şey bulamadığım, The Emerald Down’un internette sadece bir fotoğrafları var. Hatta bir Myspace sayfaları bile yok! Last Fm sayesinde keşfettiğim grup isimleriyle dikkatimi çekti. Slowdive’in izini takip eden, onlara benzer şekilde; biri bas ve diğeri gitarda olmak üzere iki erkek vokalden ve gitarda bir bayan vokal, artı birde erkek baterist ile 4 kişiden oluşuyorlar. Grup Ohio, Colombus’tan. Slowdive kadar iyi olmasalar da pek çok shoegaze bandının başaramadığı o başıboş özgür sound’u yakalamışlar. Sizinle paylaşacağım dışında bir albümleri de Aquarium ismiyle 2002 yılında gelmiş. Doğrusu o albümden sadece bir parça; “Sometimes the Sun Shines” ı dinledim. Ve parçaya girer girmez öylesine farklı mekanlara taşıdı ki beni, anlatmak için kelime bulamıyorum. Çocukluğumdan kalan bir duygu mu desem yoksa belki de önceki hayatımdan kalan izler mi desem. Cennetten düşen bir gün gibi. Galiba hepimiz özgürlüğün ne olduğunu unuttuk. Nasıl bir hayattı yaşıyoruz hiçbirimiz farkında değiliz. Aslında konuyu uzatmak istemiyorum. Shoegaze ve Ethereal müzik benim tarzım pek seveni yok, 2001 çıkışlı “Scream The Sound” adlı bu albümü de sevmeye bilirsiniz. Sanırım önce bir ruhu serbest bırakmak, zihni uçurmak gerekiyor.:) işte shoegaze böyle bir şey..

 

  1. Caught A Wave 
  2. Red Shift 
  3. Recondite Astral Traveler 
  4. 7 am 
  5. Another Day 
  6. Heavier Than Ether, Lighter Than Air 
  7. Perilized 
  8. Choffi 
  9. His Sight Shiney Like Chrome 
  10. A Minor Crush 
  11. Scream The Sound

January 24

Tanrı'nın Doğum Günü'ne Eleştiriler

Tanrı’nın Doğum Günü isimli kitabın yazarı Burak Özdemir’ e önce teşekkürlerimi iletmem gerekiyor, Çünkü kitabında son derece önemli konuları işleyerek New-Age felsefesine Kur’an açısından yaklaşmış ve aslında İslam’ın zannedildiği gibi bir din olmadığını bir kerede kendisi ortaya koymuştur. Yalnız kitap, ciddi/kocaman hatalarla dolu, bunlar İslam ile ilgili fazla bilgisi olmayan her insanın düşebileceği hatalar. Ben din alimi değilim ama Burak Özdemir’ de değil. Bu sebepten kitaptaki düzeltmesi gerektiğini düşündüğüm yanlışları yazacağım.

TDG’yı %40 oranla doğru kabul edebildim, böyle söyledim çünkü %60’lık kısmı şüphelerime cevap veremedi. Kitap hayal ettiğim İslam’ı anlatıyor. Ama bazı kısımlar gerçektende İnternette yapılan eleştirileri hak ediyordu. Kitabı 1 hafta gibi benim için ekstrem sayılabilecek bir sürede okudum ve bu yüzden baştan tekrar gözden geçirmek zorunda kaldım, uzun zamandır da üzerinde düşünüyorum.

Şimdi, kitap hakkında eleştirilerimi ve kitabın hatalarını başlıklar halinde sıralarsam;

Elif-Lam-Mim Şifresi: Kitabın sonunda geldiğimde, tüm kitabı okurken heyecanla beklediğim “Elif-Lam-Mim” şifresinin “Bu muymuş” dedirttiren bir açıklaması var. Yani zaten biliyorduk “Bunların apaçık kitabın ayetleri” olduğunu.. Ve “Alemlerin Rabbi’nden” olduğunu.. Hepsi bundan mı ibaret? Özdemir’in bir araya getirdiği ayetler Huruful Mukatta’dan bir sonrakiler olduğunu için, genelde Allah’ı anma/yüceltme ve Kuran mucizesine dikkat çeken ayetlerden oluşuyor. Benim düşünceme göre Huruful Mukatta Besmele kadar önemli bir ifade. Ve mesela bir Elif-Lam-Ra ‘nın söylenmesi, önemli bir kapının anahtarının çevrilmesi kadar olağanüstü.. Kitabın sonuna gelince hayal kırıklığa uğradım..

 

Kıyamet: -Sayfa 356-357’de yazarı dehşete düşüren fotoğraflar ve açıklamalar, yüzümde bir garipseme ifadesi oluşturdu. Yazara göre Kıyamet şu an kopmakta. Ve bunu belli etmeden foton kuşağı fenomenine bağlıyor. Burayı anlamayı çok istedim ama bölümün başından tekrar tekrar dikkatlice okumama rağmen anlayamadım. Allah aşkına söyleyin, hiç mi güneş tutulması olmuyor ve insanlar ona bakınca gözleri kamaşmıyor. Bu her zaman olur… Ayrıca başında kıyametin 2006’da olduğu söyleyen ve Sur’a üfleyen kitap; sonunda, “tüm zamanların sonuna geldik”, diyordu. Burasını saçmalık diye nitelendirmek pek çok kişinin yaptığı gibi hiçte zor olmasa gerek.

 

Cennet ve Cehennem: -TDG’yı okurken cennet-cehennem açıklamaları ikna edici oluyor. Ama Kur-an’a dönünce öyle ayetler okuyorum ki, resmen kapılı bacalı, bekçileri olan “gözümüzle” apaçık görebileceğimiz bir mekandan bahsedildiğini çok açık görebiliyorum.. Hatta cennette dünyada da olan birkaç meyvenin isminin söylendiğini görüyoruz. Hayır, madem bu ayetler Kur-an’ın korku düzlemiydi. Öyleyse Tanrı neden bu terimleri bırakarak şüpheye imkan verdi. Bu Kur-an’ın mükemmelliğine gölge düşürmez mi?

Bu ayetlere dikkat.

Zümer(71) - İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sevk edilirler. Oraya geldiklerinde onun kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara şöyle derler: "Size, içinizden resuller gelmedi mi ki, Rabbinizin ayetlerini karşınızda okusunlar ve sizi şu gününüze kavuşmanız hususunda uyarsınlar?" Onlar: "Evet, derler, geldi ama inkârcılar hakkında azap hükmü hak oldu.”

Zümer(73) Rablerinden sakınanlar da bölükler halinde cennete sevk edilirler. Oraya geldiklerinde, cennet kapıları da kendilerine açıldığında, oranın bekçileri onlara şöyle derler: "Selam size! Tertemizsiniz. Hadi girin şuraya, sürekli kalıcılar olarak!"

Burada Özdemir’in belirttiği gibi bir temsili anlatımda söz konusu olarak belirtilmemiş. Ki ben, Rad 35’de ve Muhammed 15’de söylenen temsili ve misali terimlerinin cennettin bir genellenmesi anlamında kullanıldığını düşünüyorum.

TDG Sayfa 413’de yorulmanın olmadığı yerde insan neden acıkır diye sorulmuş. Bende soruyorum “neden acıkmaz?” Özdemir’in açıklamaları bana spatyum anlatımları gibi geldi. Ama spiritüalist bir kavram olan spatyum’un İslam’daki karşılığı da kabir hayatıdır. Özdemir’in açıklamalarını dünyasal cennet ve cehennem olarak ta kabul edebiliriz. Ama kıyametten sonra kesinlikle bunun ötesi vardır. Çünkü evren çok büyük. Misali konuşuyorum; mesela olgunlaşmış iyi ruhların daha üst seviyelerdeki gezegenlere enkarne olabileceği mümkün. Ve ruhunu aydınlatamayanların bizim dünyamızdan daha berbat bir gezegende tekrar doğmayacağını kim söyleyebilir. Bu böyle olmasa dahi, kutsal kitaplarda anlatılan bir cennet ve cehennem insanlar için Tanrı tarafından kesinlikle oluşturuldu. Ve biz bununla Allah’ın Kur’an da aslında farklı bir şeyi ima ettiği söyleyemeyiz. Bunu neden söyleyemeyiz? Yazının sonunda açıklayacağım.

 

Sur’a Üfleniş: -Sur’anın üflenmesi konusunu yazar bir nevi uyanış olarak nitelendirmiş. Bu olay sadece uyanış değil ki, ötesi de var.

Zümer(68) Sûra üflenmiştir; Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yere yıkılmıştır. Sonra sûra bir daha üflenmiştir. İşte hepsi ayağa kalkmış bakıyorlar.

 

Tanrı’nın Doğum Gününde tüm İslami mitleri açıklama çabası var. Birçok mitte de Özdemir’in kitabı başrolü oynuyor. Yada TDG örnek aldığı New-Age akımlarıyla bunu sağlamaya çalışıyor. Kitaba göre Sur’a çoktan üflenmiş.. Ama şu var, TDG Sur’a üflediyse ikinciyi kim üfleyecek?! :) “Yere çarpılma” nasıl müteşabih?

 

Yasin(48). Bir de şöyle derler: "Eğer doğru sözlüler iseniz, bu tehdit ne zaman?"

49. Sadece korkunç titreşimli bir sesi bekliyorlar. Onlar çekişip dururlarken, o ses kendilerini enseleyecektir.

50. O zaman ne bir tavsiyede bulunmaya güçleri yetecek ne de ailelerine dönebilecekler.

51. Sûra üfürülmüştür! Bak, işte kabirlerden, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.

52. Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Kim kaldırdı bizi mezarımızdan? Rahman'ın vaat ettiği işte bu! Peygamberler doğru söylemişler."

53. Topu topu korkunç titreşimli bir tek ses. Ve bakmışsın, hepsi birden huzurumuzda divan durmaktadır.

 

Yasin süresinde görüldüğü gibi ortada birde titreşimli bir ses var! Surenin devamı da çok ilginç..

 

Hz.İsa’nın gelişi:- Din gününde peygamberler ve şahitler getiriliyor. Ama TDG kendi teorisiyle çelişiyor ve sadece bir peygamberin geleceğini, Hz.İsa’nın geleceğini söylüyor..(Zümer 69) Görünüşe göre Özdemir hadislerde aktarılan Kıyamet alametlerinin sıralamasını unutmuş.Usema Bin Ladin’e Deccal derken, Deccal’ın aslında ezoterik öğretilerle anlatılan ve Agarta ile bağlantılı “Dünya’nın Kralı” lakaplı Ad topluluğudan, Abdullah bin Es-Sanatir isimli bir dev (aynı Avc gibi)(bkz. Nefilimler) olduğu da unutulmuş. Usema bin Ladin’i de savunmuyorum ama Ladin olsa olsa küçük deccallerden biridir :)

 

Ashab-ı Kehf: -Sayfa 588’de ki Ashab-ı Kehf mağaraları kıtalara benzetiliyor.. Burada çok büyük bir hata yapılmış.. Kıta için mağaradan başka kullanılacak onlarca kelime var. Tarla yada Ada olsaymış mesela.. Ayrıca güneş battığında her kıtayı soldan keserek geçer.. Küresel olarak… Haksız mıyım. Yine yazının sonunda belirteceğim gibi böyle bir benzetme yapmamız doğru gözükmüyor.

Peygamber Mucizeleri: -İsa’nın ölüleri diriltmesinin bir çeşit reiki, Musa’nın Kızıldeniz’i ayırmasının gelgit olayı olduğu şeklinde peygamber mucizeleri günümüz mantığıyla açıklanmaya çalışılmış. Hangi gelgit olayında derin denizler ortadan insan geçebilecek şekilde ikiye ayrılıyor? Ve hangi ileri şifa tekniği kemikler haline gelmiş bir insanı mezardan diriltebiliyor? Bunu doğulu ermişler bile yapamadı. Hz.İsa, çamurdan yaptığı bir kuşu gerçek hale getirince halkı onu cadılıkla (maji) suçlamıştı. Bunun üzerine İsa yüzyıllar önce ölmüş Nuh’un oğlu Sam’in diriltilmesi için dua etmişti.

TDG’da bir de Hz.İbrahim’in ateşte yanmamasının sebebini bilgelikle açıklıyor. Bunu bir nevi bugün camlar üzerinde yürüyen yada ağzına ateş alan insanların kendilerine zarar getirmemeleri konusuna getiriyor. Peki öyleyse, Hz.Musa bebekken küçük kız kardeşi Firavun’un askerlerinden saklamak için, çocuk aklıyla ve korkudan Musa’yı yanan fırının içine saklamıştı. Ama annesi geldiğinde onu sapasağlam bulmuştu. Bu mantıkla açıklanabilir mi?

Benzetmeler: Sur ve Sure, Selam ve İslam benzetmesi, Rahim’in insan olduğu söylencesi ve diğer benzetmeler, kulağa hasiyetsiz ve ciddiyetsiz geliyor.

Firavun’la İlgili:-Kitapta Firavun’un Piramitleri inşa sebebi ve Firavun’un yine Kızıldeniz’de Musa’nın peşinden gitme sebebi anlatılıyor. Piramitler reenkarnasyon inancıyla inşa edilmedi. Öldükten sonra yine aynı bedende dirilecekleri sandıkları için inşa edildi. Yoksa aynı bedeni neden mumyalasınlar? Öyle sanıyorum ki, Firavun pozitif düşüncenin gücüne inanıyordu ve kendisini Tanrı gibi görüyordu. Bu sebepten 7 felaketin hepsinde önce iman etmiş, felaket geçtikten sonra inkar etmiştir. Firavun’a göre bu felaketler Musa ve halkının uğursuzluğundan/negatif düşüncelerinden kaynaklanıyordu. Kızıldeniz’de de bu yüzden Musa’nın peşinden gitti. Musa’ya yetişebileceğini sanıyordu. Yada olumlu düşünürse denizin bir süre daha o şekilde kalacağına inanıyordu. Belki de bu konuda yine yardımcılarından destek almıştı. Çünkü Musa’nın mucizelerine bütün majistlerin inanmasına rağmen, Firavun ve yardımcıları bunun hermetik bir ilim olduğunu söylemişlerdi.

     

Namaz Bir Meditasyondur: Hayır, meditasyon bir nevi namazdır. Ama namaz meditasyon değildir. Çünkü namazda  Allah’ın huzuruna çıkarsınız. Ve ona secde edersiniz. Yüceliğini anarsınız. Meditasyon ise farkındalık, doğayla bütünleşme, zihni dinlendirmedir. Bugün Arapça kılınan ve belirli hareketleri yaparak kabul olunacağı düşünülen rituelleştirilmiş namazdan bahsetmiyorum. Namaz’da Allah’a taparsınız. Ve bu O’nun yüceliği karşısında kalbinizden geçtiği gibidir. Elbette secde edilmeli, Allah’ın yüceliği vurgulanmalı ve Kur-an’dan aktarılan "peygamber aracılığıyla edilmiş" dualar edilmeli. Rab’e aşık ve yine O’nun karşında O’na sığınan bir insanın ne dediğimi anlayabileceğini düşünüyorum.

 

Reenkarnasyon: Kitaba göre birey Allah’a kavuşup İnsan-ı Kamil olana kadar reenkarnasyon devam ediyor. TDG bu teoriyi spiritualizmden esinlenmiş. Sufizmden de alıntılar yaparak anlamları farklı olabilecek Mevlana’nın şiirini de örnek vermiş. Ayetleri dikkatli okumak gerekiyor. Allah istediği kişiye reenkarnasyon imkanı vermeye de bilir.

Zümer (42) Allah, canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra, haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır. 

 

 

TDG’nın diğer kısımlarındaki bazı şeyler hariç, şu an aklıma gelen başka bir şey yok ama bu önemli noktalar ve sayamadığım onlarca Kur-an ayeti, TDG’nin hepsini görmezden gelmemi sağlıyor. Bence Burak Özdemir böyle bir işe kalkıştıysa, tüm Kur-an’ın tefsirini yazmalı. Çünkü o zaman kendiyle çeliştiğinin farkına varacaktır. Yada yazmamalı. Çünkü Kur’an birazdan belirteceğim şekilde anlaşıldığı gibidir. Birisinin bize anlamını açıklamasını gerekmez. İhtiyacınız olan sade/iyi bir Türkçe’yle tercüme edilmiş bir meal. Bugün bunu en iyi yapmış profesör Yaşar Nuri Öztürk’tür. Nuri Öztürk, parantez açmadan, araya başka ifadeler katmadan, kelimelerin Arapça karşılıklarının tümü verilerek oluşturulmuş meale sahiptir.

TDG’nın elbette olumlu yönleri var. Bana birçok şey kazandırdı. Hayattan korkmamayı, bilge olmanın yollarını, din bilgimizde büyük eksiklerin olduğunu vs.. Ve yine TDG İslam’ı sevdirme aşamasında çok güzel bir kitap. Ama TDG dan sonra Kur-an’a döndüğümde TDG’nin ciddi yanlışları olduğunu görüyorum.. Buralar düzeltilse TDG çok daha bilge bir kitap olurdu. En çok neye güldüm biliyor musunuz, Sur’un TDG olduğu vardı, Dabbe’de Dona oldu ya.. Sahi Yecüc gibi İslami mitleri neden açıklamamış yazar acaba? Yoksa uzaylılar falan deyince ciddiye alınmamasından mı korkmuş :)

 

Yazının sonunda açıklayacağım dediğim konuya gelelim. Aşağıdaki ayetleri okuyunca da, Tamam dedim! büyük bir hata yapıyoruz. Hatta ayetler sanki Özdemir’in hatasına düşenlere yazılmıştı. Bende başak burcuyum ve şüphelenmeden duramıyorum :)

Bakara(26) Şu bir gerçek ki Allah, bir sivrisineği hatta onun da üstündeki bir varlığı örnek göstermekten sıkılmaz. Böyle bir durumda, inananlar bilirler ki o, Rablerinden bir gerçektir. Küfre sapmışlar ise şöyle derler: "Allah, bunu örnek vermekle ne demek istedi?" Allah onunla birçoğunu saptırır, birçoğunu da onunla doğruya ve güzele kılavuzlar. Allah onunla yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz.

Müddesir(31) Biz, cehennem yârânını hep melekler yaptık. Ve biz, onların sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da; "Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?" desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, insan için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

“onların sayılarına da” kısmına dikkat ettiniz mi? O sayılar bir önceki ayette belirtilen Sekar’ın üzerindeki 19’tur. Belirtildiği gibi 19 sayısı bir imtihandan başka bir şey değil. Hatta bu sürenin 19.ayetinin de, “Kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı!” olması çok ilginçtir. Kur’an daki 19 sayısıyla ilgili daha geniş bir araştırma için Süleyman Ateş’in bu yazısını okuyabilirsiniz.>> On Dokuz Sayısı ve Şifrecilik Safsatası

 

Kısacası görünene göre Kur-an’ı anlamak için, ayetlerin altında anlaşılandan başkasını düşünmek doğru değil. İnsanoğluna Allah katından gönderilen bu din/ bu Kitap, evrendeki diğer varlıklar için değil, bizim için gönderildi. Ve yüce yaratıcının bu din üzerine olanlara çok güzel bir müjdesi var. Neden bunu bozmaya çalışıyoruz yada bundan uzaklaştığımızı düşünüyoruz. Bunun için teşekkür etmemiz gerekmez mi? Hiçbir aracıya gerek duymadan, Kur’an ı tüm terimlerini bilerek, anlayarak okumak, onu uygulamak. İnsan için en büyük kurtuluştur. Ve bu kurtuluşun ismi Sevgidir, Işıktır. Tanrı’yı koşulsuz sevebilirseniz eğer, korkmamanız gerektiğini de anlarsanız. Çünkü Bilge olan Tanrı cehennem ile dahi olsa, kullarının iyiliğini ister. Bu bizim için önceden bir uyarı! Kur’an alemler için bir öğütten başka bir şey değildir. (Kalem52/Tekvir27)

January 23

İnsan?

Maddi olan hiçbir şeyi kaybettiğime üzülmedim bugüne kadar. Ama manevi olanı kaybedince çok canım acıyor. Çünkü manevi kazanımlar gözyaşlarıyla, sevgi ve ilgi ile gelir. Siz hiç cennet için ağladığınız mı? Yada Tanrının sevgisi için? İnsanları bir saniye dahi olsa mutsuz ediyor olmanız sizde derin yaralar açıyor mu? Yada verilen sözlerin unutulması…Esas soru şu; Manevi kazanımlar gerçekten kaybedilir mi? Yoksa yer mi değiştirir? Kişiden mi uzaklaşır? Tanrı bana her zaman yanımda olduğu söylüyor. Ama ben Tanrı’yı başkaları için unutuyorum. Hep bana en yakın olan O. Ama ben basit olgular için kendimi ondan uzaklaştırıyorum..

Basitçe anlatmak gerekirse bana göre İnsan hayvan vücuduna kapatılmış bir melektir. Ve bu illüzyonu fark edememesi yüzyıllardır kendisine zarar veriyor. İnsanın bugün kendi eliyle yaptığı yüksek taş bloklarda konaklaması bir şeyi değiştirmez. Bireyi bilinçaltına yerleşmiş mağara insanından uzakta tutan pek fazla bir şey yoktur. Sadece biraz daha fazla aydınlık olan, küçük deliklerde yaşıyoruz o kadar. Yada öncekinden biraz daha fazla toplumsal düzene girmiş olmamız da etkisiz. Değişen tek şey konforun ve hastalıkların adı. Çalışma alanları/şekilleri değişimi…

Bugün toplumun aklına kazınmaya çalışan büyük yalanlardan biri de bununla ilgilidir. Bu büyük yalan geçmişteki kaba/insaniyetten uzak, daha çok hayvansal gibi duran taş devri insanıdır.

Söz konusu insan türü hiç var olmamıştır. İnsan birey olarak her zaman bizim kadar insandı. Ama toplum yaşantısı insanı her zaman değişmeye zorlar. Genel etki ile bu değişime zorlayan korkudur. Cahil toplumların yarattığı korkunun etkisi insanı çocukluğundan itibaren takip eden bir gölge gibidir. Bu Para/Güç/Kariyer/Can kaybetme korkusu, toplumdaki saygınlığı kaybetme korkusu, Cezalandırıcı Tanrı korkusu gibi çeşitli başlıklar altında sayıca fazladır. Bu genel etkiyi bireysele indirgersek kişide dışlanma korkusu olarak ifade edebiliriz.

Eğer hiçbir yozlaşmış toplumun etkisinde kalmadan gelişen bir aile yapısı oluşturabilseydik, -bunu yüz binlerce yıl önceki insanlardan oluşturmuş da olsak-, bizden daha çok medeni olmalarını sağlayabilirdik. Bugünün en elit kesimden daha kibar ve erdemli olan bir aileden bahsediyorum. Tıpkı benim Tanrı’mı unuttuğum gibi, İnsan bu gibi etkenler yüzünden “İnsan profilinden” uzaklaşır. Ve hayvan bedeninin eseri olur.

Hayvan değince de, aklınıza toplum tarafından bilinçlerinize aktarılmış “hayvanlık” olgusu gelmesin. Benim bahsettiğim hayvan profili, sadece kendi ailesi için uğraşan, savaşan, gerekirse diğerlerini yok eden/manipule eden, üreyen, yiyen, içen profil. Neden belgesel kanallarında hep ısrarla “hayvan ve insan” bağlantısı empoze edilir. Verilen çoğu doğa belgeselinde; (ki bir aralar ısrarla özel olmayan kanallarda yayınlanan “Safari” isimli belgeselde olduğu gibi) canlılar birbirini yok eder, yılanlar masum yaratıkları avlar. Büyük balıklar, küçük balıkları yutar. Aslanlar ceylanları yer, parçaları çocuklarına ayırır. Küçük yavrular büyür kendileri gibi yırtıcı aslanlar olurlar. Vesaire… Belgesellerin subliminal (bilinçaltı) mesajı insanlara şunu vermeye çalışıyor gibi.. “İşte doğanın kuralı, ne yapalım yaşam böyle.”

Yaşam bu değildir. İnsan’ın yaşaması gereken hayat hayvanların tarzında değildir. İnsan “insan olmanın” bilincini yakalamadır. Hiç kuşkusuz gerçek şu ki, doğanın bu vahşi yüzünü de Tanrı yaratmıştır. Tanrı’nın Dünya’ya bu şekilde düalite (ikililik) vermesinin sebebi. İnsan’ın madde ile olan sınavı içindir. Bu tamamen O’nun himayesi altındadır. Bu yüzden de hayvanları bir katile örnek olarak ta gösteren odur. Kardeşi Habil’i (Abel) öldüren Kabil’e (Cain) gönderilmiş karga gibi.

Medyanın az önce anlattığım bu tutumu, kendini sinema filmlerinde de göstermektedir. Yayınlanabilir yüzlerce pozitif/olgun mesaja sahip az bütçeli filmler varken, neden milyonlarca dolar harcanmış veyahut ucuz, aptal Hollywood filmleri TV’de yoğun olarak verilir?

İçinde silah görmediğimiz kaç sinema filmi sayabilirsiniz? Çünkü perdenin arkasındaki adamlar dünyanın bu halinden para kazanırlar. Bu böyledir, yırtıcı ve açgözlü olmanız gerekir. İdoller, kola reklamlarında size “Daha fazlasını iste” şeklinde telkin edilebilir. Yada bir yumuşatıcının üstünde “Bedeninizi ve Ruhunuzu baştan çıkarın” cümlesiyle aslında komik ve son derece saçma bir halde okuyabilirsiniz. Aynı şey Türk dizilerinde geçerli. Entrika, kıskançlık, kin, nefret, intikam, bencillik vesaire yoğunluktadır. Oyuncuları sürekli bir bağırış çağırış halinde görürsünüz ve erdemli insanlar azınlıktadır. İntikam almak normal, insani bir tepki gibi gösterilir. Elbette tüm yönetmenleri suçlayamayız ama maalesef yedinci sanat bu hale getirildi.

Tanrı’nın diğer şeylerden en büyük farkı benim onu bildiğim şekilde göremiyor olmam. Ama bunun için şikayet ediyor da değilim. Çünkü kalbimde bildiğim gibi birisi. Işık dolu, Bilge, Sevecen, Sıcacık.. Her zaman da beni en iyi anlayan o olmuştur. Yalnız bir konuda kalbim kırılıyor. Belki de tıpkı bize sürpriz bir parti hazırlayan insanlar gibi, belki de benim için en güzelini hazırlamak amacıyla, beni bir süre dışarıda bekletiyor ama bunu anlayamıyorum. Çünkü dışarısı bana göre çok soğuk, zalim ve ürkütücü.. Eminim acele ediyordur ama doğrusu artık onun yanında olmak istiyorum.

Son olarak; İnsan hayvan vücuduna kapatılmış bir melektir dedik. İnsan’ın meleklerden daha üstün olduğunu söyleyenler olabilir. Bunu da Meleklerin insana secde etmesi konusunu örnek vererek yapabilirler. Biz meleklerden üstünüz demek. İblis’in yaptığıyla aynı hataya düşmektir. Allah’ın meleklere secde emri düşünceme göre tüm yarattıklarının yüce olduğuna yapılan bir vurgu olabilir. Tabiki en yüce ve kusursuz olan Allah'tır. Yaratılmışlar arasında “ulviyet/yücelik” yapıyla değil, Tanrı’nın dediği gibi belirlenir; “Allah katında en seçkininiz, sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanızdır.” Zaten oradaki secde, bizim Kabe’ye dönerek secde ettiğimizde olduğu gibi aslında Tanrı’ya yapılan bir atıftır. Kimileri de bu secdenin bildiğimiz şekilde başını toprağa koymak değil, insanlarının üstünlüğünü kabul etme ve boyuneğme/saygı duyma olarak açıklıyor. Kişisel düşünceme göre İnsan evrendeki her şeyin Tanrı’dan gelen bir rahmet/nimet/güzellik olduğunu anladığı zaman. Ve maddenin/maddesel vücudunun getirdiği yanılsamaları aşabildiği zaman. Ruhunu madde üzerine hakim edebilecek ve melekler gibi olabilecektir. Bunu başarmış birçok tasavvuf alimi, doğulu bilge ve indigo insan vardır.

January 17

Slowdive

Görünüşe göre Skydrive kapasitesini 25 GB’a yükseltmiş. Bu demek oluyor ki sizlerle daha çok albüm paylaşabilirim. Aslında bundan sonra paylaşacağım sanatçılar çoğu kişi tarafından bilinen bandlar olacak ama Türkçe olarak ta en geniş biyografilerini yazmış olacağım. “Ne gereği var, biz zaten İngilizce okuyorduk” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, İngilizce’den çeviriyorum, çünkü bu pratik yapmamın en eğlenceli yolu.. Bu sebepten güzel bir bloğum olsun diyorum. En güzel, kırılgan ve değerli çalışmaların yer aldığı… :)

Slowdive den giriş yapıyorum. My Bloody Valentine’dan sonra shoegaze denilen akımın en önemli öncülerinden biriyle... Bu türü belirleyen isim “shoegaze” yada shoegazing/shoegazer onların konserler sırasında seyirci ile hiç göz teması kurmayıp genelde yere bakmaları yüzünden verilmiş. Müziklerini de dinlerseniz, gerek atmosferik gitarlar olsun, gerekse akustik space efektleri ve centilmen sözleriyle bu isimi hak ettiklerini göreceksiniz. Müzikler öylesine harmanlanmıştır ki, bugün 50 tane rock/metal bandını getirseniz o şekilde distrübisyonlar ve riffler ortaya çıkarabileceklerini sanmıyorum. Shoegazerler Noise Pop kadar olmasa da son derece karmaşık soundlar ile (özellikle My Bloody Valentine – Loveless albümü) zamanla bıkmadan dinlenebilen ve eskimeyen parçalara sahiptirler. Ve her zaman çok mütevazı, utangaç ve aynı zamanda da arkadaş canlısı insanlardan olmuşlardır.

Shoegaze tarzının en yakın komşusu dream pop.. Bu tür de Slowdive gibi gruplara verilen isimlendirmelerden... Ama dream pop daha çok belirsiz soundlar kullanmak yerine bateri ve vokal ağırlıklı daha az kalabalık diyebileceğimiz müziklere sahiptir. Shoegaze gibi vızıldayan riffleri içerdiğini söyleyemeyiz. Bu bakımdan şekilsiz, yansımalı soundlara sahip shoegaze tarzı, ethereal müziğe de yakından bağlı..

Slowdive 1989 yılında kuruldu.İngiltere Berkshire’da toplanıp içinde Oasis, The Jesus and Mary Chain ve Ride gibi gruplarının da bulunduğu Creation Records ile müzik kariyerlere başladılar. Önceleri Neil Halstead, Rachel Goswell, Nick Chaplin, Christian Savill, Adrian Sell ile sonradan ise Simon Scott’un gruplarına dahil olmasıyla yola devam ettiler. Goswell and Halstead birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlarmış. O zamanlar Goswell’in takıntılı derecede The Smiths hayranı olduğu söyleniyor.

Basçı Chaplin’in istediği doğrultusunda Slowdive ismini, bir Siouxsie & The Banshees şarkısından aldı. İlk demoları Slowdive EP’i 1990 yılında yayımlandı. Rüyasal soundları, Cocteau Twins ve My Bloody Valentine’dan esinlenmişlerdi. Ağır kullanılmış gitar efektleri ve baskılı vokaller içeren ilk EP’den bir yıl sonra 9 parça 43 dakikalık Just For a Day adlı albümleri geldi. Birkaç parçaları alternatif radyolar ve üniversite radyolarında çalınmaya başladı.

1992 yılının başlarında Ride isimli band ile birlikte turneye çıktılar. Ve döndüklerinde halen yeni albüm için çalışmalara başlayacak zamanları vardı. Böylece sonraki albümün ismini Soulvaki olarak belirlediler. Bu albüm o kadar başarılı idi ki, halen çoğu web siteleri ve müzik çevreleri tarafından en iyi shoegaze albüm olarak kabul edilir. Bazıları bu albümdeki Dagger, Here She Comes gibi şarkılarda, country-rock kalıntıları bulunduğu hatta dub music den etkilendiklerini söylüyor.

When the Sun Hits ve Alison gibi şarkılar ile, ilk albümlerindeki stillerini devam ettiriyorlardı. Yine bu yıl içerisinde (1993) 5EP adlı çalışmalarıyla farklı renkleri yakaladılar. Soulvaki albümleri ABD’de yayınlandığında takvimler 1994’ü gösteriyordu. ABD’de, İngiltere versiyonundan farklı olarak Nancy Sinatra’ın Some Velvet Morning yorumları vardı.

1994’ün ortasında Simon Scott gruptan ayrıldı. Ve Chapterhouse’da bir ara çalıştıktan sonra kendi bandı Televise ı kurdu.

Slowdive’in malesef sadece 3 adet stüdyo albümü var. Sonuncu 1995 yılında çıkan Pygmalion.. Pygmalion ismini, yaptığı heykele aşık olan Kıbrıslı heykeltıraştan almışlar. Slowdive bu albümde öncekilerinden farklı olarak daha çok deneysel ambient’a ağırlık verdi. (Bu çalışmalarıyla Seefeel ve Labradford a benzediğini söylüyorlar.) Albümün yayınlamasından bir hafta sonra Slowdive’in çalışmaları Creation Records tarafından durduruldu. Söylenenlere göre Creation, Neil Halstead’i bir pop albümü teslim almadıkça ilişkilerinin süreceği konusunda uyarmıştı. Şirket Pygmalion’ın içeriğini beğenmemişti. Böylece Slowdive ismi resmi olarak sona erdi. Bir efsaneye göre; Slowdive yüzünden ve Slowdive’in listelerde karşıtlarına göre geri kalması sebebiyle, Gallagher kardeşler Oasis’in Creation’a katılmasını kabul etmeyeceklerdi. (ilk singlelarının Pygmalion’dan neredeyse bir yıl önce çıkmasına rağmen.)

Slowdive’in "Shine," "Morningrise," "Ballad Of Sister Sue," "Catch The Breeze," ve "Alison” şarkılarına ait video klipleri bulunmakta..

 

Slowdive Sonrası

Creation’ın kapatmasında kısa süre sonra, Halstead, Goswell ve McCutcheon country etkili yeni bir albümün kayıtlarına 4AD Records ismiyle başladılar. 4AD bildiğiniz gibi Dead Can Dance, Cocteau Twins, Piano Magic, Clan of Xymox, Red House Painters, Bauhaus, Lush, Pale Saints, This Mortal Coil gibi birçok önemli sanatçılara ev sahipliği yaptı.

Slowdive, 4AD ile birlikte Mojave 3 ismini aldı. (“Mojave 3” in 2009 yılı itibari ile halen aktif olduğu biliniyor.)

The Charlottes’da da bateri çalan Scott.. 2004 yılında ambient çalışmalara sahip Televise ı kurduktan sonra, 2007 yılına gelindiğinde Tayland’ın kuzeyinde Seavault adlı bir projeye dahil olmuştu. Christian Savill ise bir dream pop bandı olan Monster Movie’de yer aldı.

 

Slowdive’in Anısına

2004 yılında tüm Slowdive çalışmalarından karma olarak Catch the Breeze isimli derleme albümleri piyasa çıktı. Albümde, Slowdive’in EPlerinden parçalar bulunduğu gibi, DJ John Peel’in 1991 ilkbaharında kaydını aldığı Golden Hair çalışması da var.

2002’de Slowdive çalışmalarının elektronik yorumlarının bulunduğu çift CDlik tribute albümün ismi Blue Skied an' Clear dı. Albümün ilk CDsi Slowdive coverlarını, diğeri ise; sanatçıların Slowdive’den ilham alarak oluşturdukları kendi çalışmalarını içeriyor..

Bunlardan ayrı olarak The Hope Blister “Dagger”ı, The Gathering’de “When The Sun Hits”i yorumladı.

Grubun büyük hayranı olan Gregg Araki, filmlerinde Slowdive şarkılarına yer verdi.

 

Catch the Breeze Compilation

Disc 1

"Slowdive" - (5:15)
"Avalyn I" - (4:51)
"Morningrise" - (4:19)
"Catch the Breeze" - (4:17)
"Golden Hair" - (4:02)
"Shine" - (5:20)
"Albatross" - (5:14)
"Golden Hair (BBC Peel Session)" - (3:41)
"Spanish Air" - (5:58)
"So Tired" - (4:03)
"Alison" - (3:48)
"Country Rain" - (3:33)
"Machine Gun" - (4:21)
"When The Sun Hits" - (4:45)

Disc 2

"40 Days" - (3:15)
"Souvlaki Space Station" - (5:58)
"Dagger" - (3:30)
"Here She Comes" - (2:16)
"Melon Yellow" - (3:51)
"Sing" - (4:49)
"Blue Skied An' Clear" - (6:52)
"Crazy For You" - (5:59)
"J's Heaven" - (6:46)
"Vision Of LA" - (1:45)
"Rutti" - (10:03)

 

 

January 13

Modern Türkiye

Ülkemde pek çok şey dramatik bir komedi filmindeymiş gibi yaşanıyor. 12 eylül öncesinde başlayan bir siyasi felaket yüzünden önce herkesi birbirine düşürdüler. Sonra askerimiz darbe yaptı. Ardından herkes siyaset isminden korkmaya başladı. Kimseye bir şey anlatılmadı. Gençler ebeveynleri tarafından ülke sorunlarından soyutlaştırıldı. Tek bir amaca yoğunlaştırıldılar. Hiçbir şey düşünmeyip, günde yüzlerce soru çözeceklerdi sadece.. Böylece robot gibi yetiştiler. Eğitim sistemi de zaten ezberci bir hale getirilmişti. Gençler yorumlamasını da bilmiyordu. Aşırı nüfus ve yetersiz üniversiteler nedeniyle ÖSS denilen sistem temelde fazla değişikliğe uğratılmadan defalarca öğrencilerin önüne sürüldü. Bu sistem zeki öğrencileri değil, çalışkan öğrencileri topluyordu. Kim daha fazla sorularla uğraşıp vaktini kaybetmiş de soru çözen bir robot haline gelmişse, onu üniversiteye alıyorlardı. Üniversiteye alınan gençlerde maalesef yetersiz imkanlar nedeniyle, çok az deneyime dayalı öğrenim görüyor, çoğu kağıt üstünde olan ezberci sistemine devam ediyordu. Ki zaten gençlerin alıştığı da buydu.

Böyle birçok nesil yetişti. Robot olmaya alıştırıldı insanlar. Çoğunluğu üniversiteye giremeyen ama dershanelerde vaktini kaybetmiş bu nesil, doğal olarak kime oy vereceğini de bilmiyordu. Bu nesil ve ondan öncekilerin tek bildikleri sabahtan akşama kadar işyerlerinde çalışmak ve yine kendileri tarafından etik hale getirilmiş, egoist düşünce biçiminde para kazanmaktı. Ve artık kimsenin olanları sorgulayacak vakti bile yoktu. Çok ilginç, bekletilen kriz bir kitap yüzünden patlatıldı.Yaşlı bir başbakanı başarısızlığa uğratma ve gözden düşürme çalışması yapıldıktan sonra, sonraki seçimlere genç bir aday ve yeni bir parti kazandırıldı. Robotlaştırılmış insanlar şöyle dediler. “Bıktık artık eski adaylardan, bu adam genç ve dinamik, üstelik Müslüman.. İyi insanlar.. simgesinde bile ampul var. Bize aydınlığı getirecek.” Oylar verildi, sonuçlar açıklandı. AKP iktidar olarak gelmişti zaten frenleri tutmayan Türkiye’nin yönetimine..

Pek güzel ilerlemeler, kalkındırmalar yapıldığı gösteriliyordu. Nasıl olsa halkın büyük paralardan ve ekonomik çemberden haberi yoktu. Hizmet edilmesi önemliydi, süslemeler ve havai fişekler orada panayır olduğunu telkin etmeye yeterdi. Halkın gördüğü tek şey, bugün ne kazandım idi.. Gençler dahi bunu idrak edemeyecek kadar robottular. Genç Türkcellli dediğin sinemaya gider, ne bilim mc donalds’a falan giderdi nede olsa..

Pek iyiydi ya her şey, tekrar seçildi, Adalet ve Kalkındırma Partisi.. Kaldırmayı getirmişlerdi sıra Adalete geldi. Ama önce anayasada mini minnacık değişiklikler yapmak gerekiyordu. Önce bize, onlar gibi bir cumhurbaşkanı lazımdı. Şöyle dini kullanarak dünyalık elde etmiş bir alt kesimden, yolsuzluk yapmış birisi.. Çok kolay onu da bize yaptırdılar. Medya bu iş için hazırdı. Araya birkaç özgürlük vaadi karıştırılmış, referandum yapılınca, herkes evet dedi doğal olarak. Cumhurbaşkanı, eski AKP başkanıydı artık ve Refah partisinden kalma bir isim. Hani sokaklarda ilahi gibi propaganda müziği çalan otobüslerin sahibi parti. :/

Bende bir müslümanım ama, dünyaya ait herhangi bir iş veya kuruluş için İslam olgusunun kullanılmasına kesinlikle karşıyım. Bu belirtilmese dahi, bu bilindiği taktirde, o kuruluş artık Allah adıyla var olduğu için. Bu büyük sorumluluktur diye düşünüyorum. Gerçek Müslümanların kalkışmaya cesaret edemeyecekleri bir sorumluluk.

Devam edelim..

Ardından Adalet getirmeye devam etti parti, bağlantıları olmaya başladı. Tabiri caizse “akp’nin adamları” hukukta, yargıda, holdinglerde, emniyette, sağlıkta vs. her yerde idiler. Adalet için terör örgütü dedikleri ama içinde kendilere karşı konuşan, yazarlar, düşünürler, siyaset insanlarının olduğu bir grup ile, askeriye gibi sıkı korunan bir kurumda üst düzeylere gelmiş insanları tutukladıkları operasyonun ismi Ergenekon du. Türk tarihinin önemli efsanesi… Dik yamaç anlamına geliyordu. Frenleri tutmayan Türkiye için güzel bir isimdi.

İçinde her türlü mistik şeyin bulunduğu (ki agarta da dahil buna) ve robotlaştırılmış insanlara polis operasyonu “iyi bir şey” diye komut verdikleri bu sözde operasyon gün geçtikçe tuhaf bir karadelik gibi çorba olmuş bir şekilde insanları yutuyor ve sizde ses çıkarmamaya devam ediyorsunuz.

Ne kadar kolaymış değil mi, bir insanı tutuklatmak, içeri attırmak.. Yüksek yerlerden gelen bir kağıt parçası yeterli olabiliyor bunun için. Toplumsal bilinç altından kalan bir şey olsa gerek ki, eskiden padişahlar/krallar kimi istese onu tutuklarlar zindana attırırlardı, kimse de sesini çıkarmazdı. “Can korkusundan dolayı”… Bugünde aynı şey söz konusu. "Bir şeyleri kaybetmenin korkusu" Polisin biri kafede “çay bardağı” (!) yüzünden hasta bir adamı döver ve bu medyada yayımlanır. Bu kadar basit… Medyaya bu çok rahat yaptırılır yada medya bunu farkında olmadan yapar. Silahlar bulunur. Üzerinden gazete parçaları çıkar. Habercinin biri ortada kalan bir parçayı alır ve size gazetenin 2004 yılında ait olduğu silahların o yıllardan kalma olduğunu söyler. Hepinizde yutarsınız. Halbuki olabilir mi hiç, eski gazetelerle birkaç ay öncesinde sarılıp oraya gömülmesi…

İşte modernite diye övündüğünüz şey.. İşte çoğunlukla kendiniz için istediğiniz şey.. Dönüp kendi kuyruğunu ısırdı. İsterse yıl 3009 olsun. Altruizmi ve Ruhaniyeti yaşamın bir parçası haline getirmeyen yani gerçek İslam’ı anlamayan toplum şuan ki duruma mahkumdur. Bu şimdi tüm dünyada farklı şekillerde beliriyor.

 

Dünya'da Yaşam

Loading...Loading...